İstanbul Film Festivali Ulusal Belgesel Yarışması

İstanbul Film Festivali Ulusal Belgesel Yarışması

 Ulusal Belgesel Yarışması’ndaki filmlerin yönetmenleri, belgesellerinin nasıl ortaya çıktığını, yapım sürecini ve Türkiye’de belgeselciliğin bugününe dair görüşlerini paylaşıyor.

Blue
Mehmet Sertan Ünver

mehmet-sertan-iff-2017_-_Blue_-_Photo_of_the_director_354511Blue’nun çıkış noktası, Kerim Çaplı’nın ölümünden sonra Roll dergisinde okuduğum, röportaj editörümüz Serkan Seymen’in hazırladığı geniş dosyaydı. Dolayısıyla bu hayalin uzun süredir bir köşede durup tozlandığını söyleyebilirim. 2014 sonlarında proje nihayet hayata geçme safhasına geldiğindeyse hikâyelerindeki kesişmeler nedeniyle Kerim Çaplı ile Yavuz Çetin’i birbirinden ayırmanın doğru olmayacağını fark ettik. Temel amaç, tarih boyunca farklı sanat disiplinlerinde ürünler vermiş birçok ismin yaşadığı varoluşsal ve psikolojik sorunları, yaratabilme yetisinin olası iyileştirici etkisiyle beraber gelen yalnızlaşmayı, içimizden iki örnek üzerinden irdelemekti. Ve tabii, 90’lı yıllardaki rock atmosferinin gölgesinde, bu iki müzisyene hak ettikleri saygıyı göstermek, onları elimizden geldiğince tanıtabilmek.

Çekilen sayısız kapalı devre kısa filmin ve sinema/kültür-sanat medyasının içinde geçen on beş yılın sonunda, Sinem Yılancı’yla birlikte Oak & Scott: Pausing at High Speed (2014) isimli kısa belgeseli yönettim. Bu filmin ABD’de kazandığı ufak çaptaki başarının verdiği cesaret ve Güverte Film’in desteği sayesinde Blue’ya başladık. Genel anlamda hafızaya sahip çıkmakta ne kadar sorunlu bir toplum olduğumuzu düşünürsek, bu durumun belgesel alanındaki yansımalarını tahmin etmek de zor değil. Yapım sürecinde işimizi en çok güçleştiren konu, hayatta olmayan iki öznemizle ilgili arşiv kayıtlarına ulaşmak oldu. Neticede ticari karşılığı olmayan bir türden bahsediyoruz, yani buna maddi zorlukları da ekleyebiliriz. Tüm bu sıkıntılar ve belgeselin doğası gereği elde edilen içerikle değişmeye açık yapısı, sürecin çok uzun ve yorucu olmasına yol açtı.

Son yirmi beş yılda ülkemizde üretilen film sayısında büyük bir artış olduğu doğru ama nicelik ve nitelik arasındaki orantı da tartışmaya açık. Vizyonda yer bulabilmek, özellikle bir belgesel için hiç de kolay değil. Biz şanslı olanlardanız, Blue 21 Nisan’da gösterime girecek. Ardından da yurtdışı macerası başlayacak.

Derdo Ana ve Ceviz Ağacı
Serdar Önal

serdar-onal-iff-2017_-_Mother_Derdo_and_The_Walnut_Tree_-_Photo_of_the_director_348035Derdo Ana’nın hikâyesini, arkadaşım olan torunundan iki-üç cümleyle dinlediğimde çok etkilendim. Anadolu’da hâlâ Ermenilerin yaşadığıkonusunda hiçbir bilgim yoktu. Derdo Ana’nın hikâyesi, köyünde yaşadığı acıya rağmen topraklarından kopmama konusundaki ısrarı, İstanbul’a geldiğinde çocukları için verdiği mücadele, anlatılması gereken bir hikâyeydi. Derdo Ana’nın güçlü karakteri belgeselin yapımında bana ve ekibime büyük bir motivasyon oldu.

Derdo Ana ve Ceviz Ağacı benim ikinci belgeselim. İlk belgeselim Odensa (2014), 2003-2004 yılları arasında Türkiye’ye futbolcu olmaya gelmiş genç bir Nijeryalı olan Elo’nun bir yıllık hikâyesini anlatıyordu. Elo’yla, yaşadığım semt Feriköy’deki Afrika Futbol Turnuvası’nda tanışmıştım. Futbolcu olmak için her şeyini geride bırakarak Türkiye’ye geldiğini öğrenince kendimi kamerayla Elo’yu takip eder hâlde buldum. İki belgeselin çekim sürecinde de kahramanlarımla çok samimi bir ilişkim oldu. Elo’nun futbolcu olması için çok uğraştım ama olmadı. Derdo Ana’daysa hikâyeyi yönlendiren daha çok, Derdo’nun tavırları ve etkinliği oldu. Odensa’yı maalesef hiçbir festivale kabul ettiremedim. Daha sonra, 2015’te lise arkadaşım Ömer Çapoğlu ile Wong Kar Wai Üzerine Kısa Bir Film adında bir kurmaca film yazıp yönettik.

Bugünün Türkiye’sinde film çekmenin en zor yanı, fon bulmanın zorluğu şüphesiz. Odensa’yı kendi imkânlarımla çekip kurgulamıştım. Kısa filmi de iki yönetmen birlikte çekmiştik. Derdo Ana ve Ceviz Ağacı için Türkiye-Ermenistan Sinema Platformu’ndan aldığım destek sonrası filmin yapım sürecine başlamış oldum. Sonrasında da fon arayışımız devam etti ama post-prodüksiyon sürecine kadar başka bir kaynak bulamadık, ta ki Yeni Film Fonu’ndan Atlas post-prodüksiyon desteği alana kadar.

Üçüncü Bölgeden Hücum Varyasyonları
Murat Adıyaman

murat-adiyaman-iff-2017_-_Attack_Variations_from_the_Third_Region_-_Photo_of_the_director_354054Hakkari doğumluyum. Şu anda da Hakkari’de yaşıyorum. Burası, haber bültenlerinde sık sık ismiyle ön planda olan ama kendisine ait farklılıklar ve güzellikler konusunda dilsiz bir yer. Top oynamak (futbol) erkekler için bile zordur aslında. Kaçak olarak okul bahçelerinde oynanıp sonra evde tonla azar işitilir. Hakkari’den erkek futbol takımlarının ses çıkaramadığı bir dönemde, yerel haber sitelerinde Hakkari Gücü Kadın Futbol takımının başarılı haberleri yayımlanmaya başladı. İçimde bir gurur duygusu canlandı.

Çoğu erkeğin yapamadığını başarmaya başlamışlardı. Bu kızların kim olduklarını merak ettim. Sosyoekonomik durumları iyi olan ailelerin çocuklarının sportif faaliyeti olabileceğini düşünerekten gidip tanıştım. Tanışınca onlara hocalık yapan Tahir Temel’in, geçimini kasaplık yaparak sağlayan birisi olduğunu, kızların ise çoğunun merkeze 90’lı yıllar sonunda göç eden ya da köylerden okumaya gelen kızlar olduğunu öğrendim. Cemile Hoca’larının onlarla top oynayıp, onlara hem kaptanlık hem ablalık yaptığını gördüm. Bu kızların içlerinde futbol aşkı değil yaşam sevinci olduğunu gördüm. Eğlenmek için değil yaşamlarını değiştirmek için top koşturduklarına şahit oldum. Takım, sadece sahada doksan dakika mücadele etmiyor; var olmak için günün her dakikasında bir mücadele içinde. Sadece kendileri için yeni bir yaşam istemiyorlar; annelerinin, babalarının, kardeşlerinin yaşamlarına destek oluyorlar. Düğünlerindeki Şeyhani halayı misali el ele kol kola umutlu ve mutlu yeni bir yaşam için çalışıyorlar. Bu insanların hikâyesini kayıt altına almak istedim. 2013 yılında İstanbul’dan Hakkari’ye başka bir proje için gelen Sedat Şahin’le tanıştım. Projeyi duyunca çok sevdi. Böylece Hakkari-İstanbul sinerjisiyle projeyi hayata geçirmeye başladık.

Ülkemizde film üretim imkânları gün geçtikte gelişiyor. Bu alana yönelim de artıyor; bir yanıyla çok güzel bir gelişme. İşlerin kolaylaştığı sanılıyor ama bence daha da zorlaşıyor. Anlayamadığım ise herkes sinema hakkında konuşuyor ama sinema salonları boş, hatta sinema salonu olmayan birçok yer var.

Sedat Şahin

sedat-sahiniff-2017_-_Attack_Variations_from_the_Third_Region_-_Photo_of_the_director_354055Filmi Hakkari’de kız futbol takımı fikri ilginç geldiği için çekmek istedim. İstanbul’dayken kulağıma parlak gelen tüm fikirlerden çekimlere başladığım ilk gün uzaklaştım ve film bir kadın futbolu hikâyesinden kadın hikâyesine evrildi. Erkek varoluşunun hayatın her alanını nasıl esir aldığını, gücüyle nasıl kabalaştırdığını kızların hikâyesinin içine girdikçe daha çok fark ettim.

Bu, ilk uzun metraj filmim. Daha önce kısa ve orta metraj filmler çektim. Profesyonel olarak da film sektörünün içinde görüntü yönetmenliği yapıyorum. Sinemayla ilişkim 1998 yılında üniversitede başladı.

Türkiye’de film yapmanın pek çok zorluğu var. Üretebilmek için kendini geliştirmek ve para kazanmak, para kazanırken kendine vakit ayırabilmek, ürettikten sonra kaynak bulabilmek, kaynak bulduktan sonra filmi çekebilmek, çektikten sonra izleyiciye ulaştırabilmek gibi soydukça altından yenisi çıkan bir dizi sorun ve zorluk yumağı film çekmek. Güzelliği ise sadece bu ülkeye özgü olan ve başka hiçbir yerde bulamayacağımız insanlar, yaşantılar, çelişkiler, ironiler… Umarım film çekmek isteyen, bunun için emek veren ve tutku duyan insanların önünü açacak daha çok fırsat ortaya çıkar. Umarım fırsatlara erişimde siyasi angajmanlardan çok yetkinlik ve yetenek belirleyici olur. Umarım dizi estetiğinin, televizyonun ‘hödükleştirdiği’ izleyiciyi tekrar sinema izleyicisine dönüştürebilecek bir yol bulabiliriz. Bu yolu bulamazsak birkaç festival ve başka sinema, bambaşka sinema diye diye sanat sineması önyargısına sıkışıp kalacağız.

Ah
Mustafa Ünlü

MustafaUnluAh, 10 Ekim 2015’te Ankara Garı önünde Barış, Demokrasi ve Emek Mitingi için toplanan on binlerce insanın arasında patlatılan iki canlı bomba sonrası yaşananları, patlamalardan şans eseri kurtulan ama en yakınlarını yitiren yirmi dört insanın tanıklıklarına, o gün orada yaşadıklarına ve duygularına başvurarak anlatıyor. Yola çıkış noktamız, orada o korkunç anları yaşayanların derin acılarını, ilk zamanlardaki başa çıkılması çok güç travma hâlini, yitirilenlerden kalan büyük boşluğu, inanılmaz bir haksızlığa, düşmanlığa hedef olma durumunu kaydedip saklayabilmekti. 10 Ekim’den sağ kurtulan yirmi dört kişinin gücüyle de bunu yapmaya çalıştık. Böylesi vahşet tablolarını ‘olağan’ görenler; ‘ama’ları, ‘fakat’ları olanlar; kendisini yeterince uzakta hissedenler, farkında olmayanlar; daha da fecisi, “Oh olsun” diyenler, ölenler için bir saygı duruşuna bile tahammül edemeyenler izlesinler diye.

Ah, benim yönetmenliğin yaptığım on beşinci belgesel. Bunların hemen hepsi insan ve toplum üzerine. Ah’ın farkı, çok sıcak, çok yakıcı bir olayın gerçekleşmesinden çok kısa bir süre sonra, bir tür sözlü tarih yöntemiyle yapılmış olması. Günümüz teknolojisinin bir sonucu olarak, orada olan yüzlerce insan tarafından kaydedilmiş saatlerce görüntü vardı, ama biz bu görüntülerin çok azını kullanmayı yeğledik. Yaşananların kolay baş edilemeyecek derin etkisi ve olayın çok yeni olması, filme katılmayı kabul eden tanıklar için de benim için de çok zor oldu.

Özellikle son yıllarda Türkiye’de belgesel sinemanın azımsanamayacak bir ivme kazandığını, pek çok genç meslektaşımızın çok sağlam öykülerle filmler yaptıklarını gördük. Bu potansiyel artarak sürüyor ama hem yapım koşulları, hem de yapılan filmlerin izleyiciyle buluşma koşulları, belki de hiç olmadığı kadar zorlaştı. En önemli sorun, kaynakların sınırlı olması. Birçok sinemacı, birkaç küçük istisnai sivil girişimin fonları dışındaki tek fon olan Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğini son iki yıldır alamıyor. Bunların arasında yurtiçinde ve dışında başarıları kanıtlanmış yönetmenler var. Bu durum ya çok olağanüstü bir tesadüf –ki o zaman destekleme kriterleri doğru dürüst gözden geçirilmeli– ya da adı resmen konmamış bir kara liste söz konusu –ki o zaman da demokrasi kriterleri acilen elden geçirilmeli. Öte yandan, toplum olarak gerçeklerle ilişkimizden midir nedir, ‘belgesel’ korkulan bir sözcük hâline geldi. Desteklemek bir kenara, adını anmaya korkuyorlar. Yine belgesellerin izleyiciyle buluşmasının en önemli mecrası olan festivaller, ticari alana girmeyen filmlere de dayatılan ‘eser işletme belgesi’ açmazındalar ve bu yüzden pek çok filmi programlarına almıyorlar. Zor bir dönemdeyiz ama ben inanıyorum ki Türkiye’nin dirençli belgeselcileri, sinemacıları, güçlü öykülerini öyle ya da böyle anlatmaya, perdelere, ekranlara, tarihe geçirmeyi sürdürecekler.

Aşk Bitti
Mert Kaya

mert-kaya_iff-2017_-_Love_is_Over_-_Photo_of_the_director_354322Aşk Bitti, kişisel bir hikâyenin toplumsalla kesiştiği noktadan doğdu. 2012’de São Paulo’da geçirdiğim bir yılın ardından Türkiye’ye döndüğümde, kendimi Gezi Direnişi’nin içinde bulmuştum. Brezilya’da da çok kısa bir zaman sonra Haziran eylemleri başlamıştı ve oradaki pek çok arkadaşım bu eylemlerin parçası olmuşlardı. Bir de oradaki eylemlerde atılan “Aşk bitti, burası Türkiye olacak!” sloganı var. Bu iki deneyim arasında var olabilecek bağı ortaya çıkarma isteği ve ihtiyacı bu belgeselin benim için temel çıkış noktasını oluşturdu sanırım. Aşk Bitti bu amaçla yola çıkmış bir proje. Ama ilk aşamasında, bir belgesel olabileceğini hayal ettiğim bir proje değildi. Daha çok, bahsettiğim bu bağı kurma çabasıydı. İyi bir sinema izleyicisi olmaya çalışsam da, bu belgesel fikrine kadar elime hiç kamera almamıştım ve herhangi bir film projesinde çalışmamıştım. Film yapmaya böyle ortasından başladığınızda sürecin zorluğunu da yaşayarak öğreniyorsunuz. Kısıtlı bir bütçeyle ve deneyimsizlikle yapmaya çalıştığımız belgeselin post-prodüksiyonu da bir o kadar zorlu geçti, bu da sürecin uzamasına sebep oldu. Kitlesel fonlama kampanyası ve bireysel destekler dışında film, tamamen gönüllü çalışmalarla bitirilebildi.

Film için çalışan herkes filme çok fazla emek verdi. Böylece Türkiye’de belgesel yapmak için fon bulmanın hiç kolay olmadığını da öğrenmiş olduk. Toplumsal olaylarla bu kadar ilintili bir belgeselin de, yapım sonrası sürecinde olanlardan etkilenmemesi beklenemezdi tabii. Keza öyle de oldu ve çekimleri yaptığımız 2014 yazından bugüne kadar Türkiye’de yaşadığımız tüm kötü olaylar belgeseli nasıl şekillendireceğimizi çok değiştirdi. Gezi’den sonraki umut ve heyecanla başladığımız film, Gezi’nin ve oradan arta kalan umudun unutturulmaya çalışıldığı şu zamanda seyirciyle buluşuyor. Bu süreçte çok kötü şeyler yaşandı; savaşlar, katliamlar gördük. Bu da belgeseli, benim için o günleri hatırlatmanın ve o günlerde bulaşıcı olan cesareti tekrar yeşertmenin bir aracı kılma çabasına dönüştürdü. Umarım Aşk Bitti izleyenlerde böyle bir etki yaratır.

Son Yaprak
Handan Erdil

handan-erdiliff-2017_-_The_Last_Leaf_-_Photo_of_the_director_354601Filmimin karakteri Mihal Şişko’yu 2009 yılında Kınalıada’da, adayla ilgili bir çekim için araştırma yaparken tanıdım. Adada kiminle konuşsam Mihal’le tanışmamı, adayı ondan dinlememi tavsiye ediyordu. Tanıştıktan sonra fark ettim ki ada hakkında günlerce konuşabilirdi, adanın en eski ve son Rumlarından birisi olarak gayri resmî bir tarih kitabı gibiydi. Rum kilisesinin hem başkanlığını hem de okuyuculuğunu yapıyordu ve kiliseyle arasında çok güçlü bir bağ vardı. Mihal’i geçmişine ve köklerine bağlayan bu bağ, benim filmimin de çıkış noktası oldu. Adada doğmuş, ömrü adada geçmiş seksen beş yaşındaki Mihal, anadilini ancak kiliseye gelen tek tük Rumlarla konuşabiliyor, eski Paskalyaların kalabalık günlerini anarken bir kişi gelir de mum yakar diye saatlerce kilisede bekliyor, kiliseyi ayakta tutmak için tek başına mücadele ediyordu. Bu mücadeleyi kayıt altına almak ve görünür kılmak, belgesel sinemaya olan ilgim arttıkça bir gereklilik hâline geldi. Aynı zamanda, bir dostu olarak Mihal’e gönül borcumdu bu.

Yedi-sekiz yıl önce, birer yıl arayla, yine adaları anlatan (Kınalıada ve Burgazada) iki belgesel çekmiştim. İkisini de bir hafta araştırma, bir hafta çekim ve iki hafta da kurguyla birer ayda tamamladım. Televizyon kökenli bir yönetmendim ve programcılığın verdiği bir alışkanlıkla hareket ediyordum. O zamanlar yaptığım ve belgesel film sandığım işlerin –bir öykü anlatmaktan ziyade– aslında yüzeysel birer tanıtım filmi olduğunu zamanla, belgesel sinemayı keşfettikçe anladım. Bir öyküyü anlatmak için birileriyle konuşmanın ve bağlantılı görüntüler kullanmanın yeterli olmadığını; mekânla, öyküyle ve kişilerle bir ilişki kurmanın, birlikte zaman geçirmenin gerekliliğini fark ettim. Son Yaprak’ı çekmeye bu farkındalıkla başladım; karakterimle aramda -çoğu zaman kameranın varlığını unuttuğu- güvene dayanan bir ilişki kurulmuştu ve yaklaşık bir yıl boyunca onu takip ederek çekimleri tamamladım.

Çoğu belgeselci gibi ben de bütçem olmadığı için filmimi biraz kendi imkânlarım, biraz da eş-dost desteğiyle tamamlayabildim. Son yıllarda dünyadaki belgesel üretimine paralel olarak Türkiye’de de büyük bir artış var ancak fon imkânları hâlâ çok kısıtlı. Kültür Bakanlığı, Yeni Film Fonu ve bir iki platform dışında belgesel sinema için fon bulmak neredeyse imkânsız.

Bu da belgeselcileri kendi imkânlarıyla film yapmaya mecbur bırakıyor ve bazı şeylerden taviz vermek zorunda kalıyoruz. İçerik olarak ne kadar güçlü olsa da, filmler teknik olarak -çoğunlukla imkânsızlıklar nedeniyle- zayıf kalıyor. Üstelik filmi tamamladıktan sonra zorlu bir süreç daha başlıyor. Filmi bitirebilmek kadar seyircisiyle buluşturabilmek de bir sorun. Festivaller dışında belgesel filmler için bir mecra yok ve o mecra da son yıllarda dayatılan eser işletme belgesi ve sansür uygulamalarıyla gittikçe daralıyor.

Sessizliğin Kardeşleri
Taylan Mintaş

taylan-mintas-iff-2017_-_Brothers_of_Silence_-_Photo_of_the_director_343581Filmin çıkış noktası 2013 yılında, çocukluğumu geçirdiğim köyüme yıllar sonra geri dönüp, unuttuğum yerleri ve yüzleri kayıt altına alıp, bunlarla deneysel bir film ya da video-art yapmak isteğiyle başladı. Köye gittiğimde birçok akraba ziyareti yaptım ve o ziyaretler sırasında ahraz (sağır ve dilsiz) kuzenlerim Toso ve Çao’ya da uğradım. Onlarla biraz zaman geçirdikten sonra, onların kendileri için kurmuş oldukları benzersiz hayat beni çok etkiledi ve onları birkaç gün daha gözlemsel bir kamera diliyle izlemeye başladım. Döndüğümde hâlâ aklımdaydılar ve onlarla bu hikâyeyi daha da ilerletmek istiyordum. Kuzenlerimin yaşadıkları köyde ve civar köylerde kendilerini ifade etmek ve anlaşabilmek için yarattıkları Kürtçe işaret dili benzersiz ve çok anlamlıydı.

2011’de Erol (Mintaş) ile birlikte bir orta metraj belgesel yönetmiştim. Ardından, Sessizliğin Kardeşleri’nin yapım sürecinde Bi Fikrim Var! (2016) ve 0 Rh- (2016) adlı kısaları yönettim. Ayrıca, video ve resimlerden oluşan işlerimle disiplinler arası birçok karma sergiye katıldım. Sessizliğin Kardeşleri’ne geri dönecek olursak, bir video-art projesi olarak çıktığım yolda projenin bir uzun metraj belgesele dönüşmesini izlemek heyecan vericiydi diyebilirim.

Bugünün teknolojisiyle film yapmak bir anlamda daha kolay tabii, büyük bütçelerden kaçınarak da istediğin şeyi anlatabilirsin. Tabii ki tek çıkış yolu bu değil ama sızlanmak yerine bir şekilde üretmeye devam edebiliriz diye düşünüyorum. Eğer kaynağınız kurumuşsa başka kaynaklar aramalısınız.

Bu filmin yapım sürecinde destek bulmak için kişisel sergi düzenlemiştim mesela, filmin tamamlanması için elimden gelen en iyi şey buydu çünkü. Joint Idea’da açtığım bu serginin tüm gelirini filmin kurgusu ve diğer post-prodüksiyon giderlerine yatırdık. Filmin dağıtımı ve seyirciye ulaşması için de aynı duygudayım. Önemli olan kısıtlandığımız anlar ve koşullarda yeni yollar bulabilmek. Sessizliğin Kardeşleri’nin dört yıl süren çekim yolculuğu da böyle bir şeydi. İmkânsızlıklara rağmen kendi yollarını yaratmaya, bulmaya çalışan bir hikâyeydi ve sonunda oldu.

Yeşil Kırmızı
Ersin Kana

ersinkanaFutbolu seviyorum ve hayatımda da fazlaca yer tutuyor. İlk filmim de bir belgeseldi ve Beşiktaş Çarşı grubunu anlatan Asi Ruh en çok ses getiren filmim oldu. Futbol üzerinden hikâye anlatmayı ve bunu çekerken nasıl çalışacağımı bildiğimi düşünüyorum. Filme başladığımızda Amedspor Türkiye Kupası’nda çeyrek finale yükselmişti. Bursaspor’u deplasmanda elemiş ve rakibini bekliyordu ki Fenerbahçe’yle eşleşti. Üçüncü ligdeki bir takım için büyük bir başarıydı. Fakat bundan önemlisi Çözüm Süreci sona ermiş ve silahlar tekrar konuşmaya başlamıştı. Diyarbakır başta olmak üzere bölgede sokağa çıkma yasaklarıyla birlikte büyük bir yıkım vardı. Amedspor da Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor ismini değiştirdiğinde bu tepkilerden payını almaya başlamıştı. Böyle zamanlarda umut en çok ihtiyaç duyduğumuz şeydir. Amedspor kısıtlı imkânlarıyla çok zor bir şey başarmış ve insanlara umut vermişti. Biz belgesele başladıktan sonra Amedspor, bir tür milliyetçi deşarjın hedefine dönüştürüldü. Gittiği deplasmanlarda çeşitli saldırılara maruz kaldı. Ancak pes etmediler; oynadılar, kazanmaya çalıştılar. Bazen de kaybettiler ama ligin son haftasına kadar birinci lige çıkmak için varlarını yoklarını ortaya koydular. Futbol popüler bir spor ve bize hikâye anlatmak için birçok imkân sunabiliyor.

Yeşil Kırmızı, senaryosunu yazdığım Denizden Gelen dışında dördüncü filmim. Filmlerimin arasındaki temel bağ, bence, geniş kesimlerin üzerine tartıştığı konular hakkında olmaları. Futbol, Hrant Dink cinayeti, Gezi Direnişi… Kendimce yakaladığım bir ayrıntıya odaklanıyorum. Yeşil Kırmızı da böyle bir belgesel. Filmde futbol var ama bir yandan da Türkiye’nin sürekli harlanan en yakıcı sorunu var.

Türkiye’de film üretimine dair düşüncelerim olmakla birlikte bunun üzerine görüş bildirmeyi haddim görmüyorum. Bu daha çok sizlerin yorumlaması gereken bir şey. Ürettiklerimizin dağıtılmasına gelince, şikayet etmenin bize bir şey kazandırmayacağını düşünüyorum. Kabul etmeliyiz ki meselesi hayat olan filmler bugün izleyici için geri planda. Ancak bizi de izleyenler ve izlemek isteyenler var. İşe başlarken ne istediğimiz, ne hedeflediğimiz mühim. Yeşil Kırmızı’yı çekerken DVD olarak yayınlamayı planladık. Bunun yanı sıra VOD sistemiyle dijital platformda da izleyiciye ulaşacak çalışmayı yaptık. Belgeselimiz 21 ülkede Youtube Red üzerinden izlenebiliyor. Başka dijital platformlara da girdik. Ondan sonrası yapımcı şirketimizin izleyiciye ulaşma kabiliyetine bağlı. Festivalin ‘Kaldır Kafanı’ sloganına biraz ters bir şeyden bahsediyorum farkındayım ama gerçekliğimiz de bu. Kimse kollarını açmış bizi beklemiyor, biz bir şeyleri zorlamak durumundayız. Film yapmak hiçbir dönem kolay olmadı. Bu dönem, filmlerin daha kolay üretilebildiği dönem. Bu dönemin zorluğu da izleyiciye anaakım kanallardan ulaşmak. Ancak belki de bir süre sonra anaakım dediğimiz şey tekelleşmiş sinema salonları olmayacak, kim bilir.

NOT: Yarışmada Nihan Arısoy’un Mana Mou İstanbul belgeseli de yer alıyor.

Kaynak: Altyazi.net

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir